Apartmanın girişindeki kapıcı Hüseyin’i selamlayarak apartmandan çıktı. Binanın önündeki üstü kapalı su deposunun kenarında oynayan çocuklara gözü ilişti. Serhat daha okuldan gelmemişti. Her zamanki gibi okuldan gelir gelmez önlüğünü çıkarıp onlara katılacaktı. Bir türlü söz geçirememişti Serhat’a. Hep kendi bildiğini yapıyordu.
Dizginlenemez bir asiliği vardı.
Hebûn ile Serhat. Bu dünyadaki yaşamının tek amacı olmuşlardı. Acaba onları dünyaya getirmekle onlara haksızlık mı etmişti? Güzel bir gelecek hazırlayabilecek miydi onlara? Çocuklar büyüdükçe işin vahammiyetini daha fazla anlıyordu. Yaşamak her geçen gün daha fazla zorlaşıyordu. Kürdistan'da her şey daha fazla karmaşıklaşıyor, savaş daha fazla büyüyordu. Acının girmediği ev kalmamıştı. Yangının sarmadığı aile yok gibiydi. Haklı bir savaş karşısında yürütülen çok kirli bir katliam vardı. Ne kadar kendini uzak tutmaya çalışsa da sonuçta bir Kürttü ve bunu yaşamakla gurur duyuyordu. Çocuklarını da böyle yetiştiriyordu. Onların Türkleşmesini asla istemiyordu.
Hebûn bu sene ortaokulu bitiriyordu. Meslek lisesi sınavlarına girmişti. Herhalde bilgisayar bölümünü kazanır. Puanlarını kontrol ettirmiş ve meslek lisesinin bilgisayar bölümüne girebileceğini öğrenmişti. Ama onun Amed’de okumasını istemiyordu. Kürdistan’da ortam oldukça gergindi. Liselerde her gün bir yurtsever ailenin çocuğunun öldürüldüğü ya da yaralandığı haberleri geliyordu. Gerçi sadece liseler değil tüm Amed bir katliam alanıydı ya. Daha geçen sene Vedat Aydın’ın cenaze töreninde binlerce kişi tüm dünyanın gözü önünde taranmamış mıydı? Kendisi aldığı yaralar yüzünden günlerce hastanede yatmamış mıydı? Olmaz. Hebûn kesinlikle Amed’ten çıkmalıydı. En iyisi İzmit’te doktorluk yapan teyzesinin yanına gitmesiydi. Zaten teyzesi de orada yalnızdı. Hem bir birlerine arkadaşlık ederler hem de Hebûn orada öğrenimine daha sağlıklı devam edebilirdi. Bu konuyu Hebûn’un anneannesiyle de konuşmuşlardı. Onlar da öylesinin daha iyi olacağında hemfikirdiler. Sorun sadece Hebûn’u ikna etmeye kalmıştı.
Nasıl olduğunu anlamıyordu. Çocukların her ikisi de çok asiydiler. Nasıl bu kadar asi oldu bunlar? Onları çok mu serbest bırakmıştı? Ama çocuklar özgür büyümeliydi. Yoksa nasıl kendi yaşamlarına sahip çıkabilir, bir irade olabilirlerdi. Baskı her zaman iradeyi bitirirdi. Bu kadar yıllık öğretmenlik hayatından çıkardığı en önemli sonuçlardan biri buydu. Gerçi Hebûn asiliği kadar yumuşak başlılığıyla da çevresinde çok seviliyordu ama yine de bazen Zaza damarı bir tuttu mu, Nuh diyor peygamber demiyordu. Ama sonuçta onun iyiliğine olduğunu anlarsa kabul edeceğinden emindi.
İkinci bloğu geçmişti ki karşıda kot pantolonlu, kot ceketli, hafiften kirli sakallı 18 20 yaşlarında bir genç dikkatini çekti. Adımlarını yavaşlattı. Bu günlerde bunlardan Amed’te çok görülür olmuştu. Neredeyse her köşe başında bir tane vardı. Bunlar normal okullarda özel olarak seçilen fakir aile çocuklarıydı. Tetikçi olarak kullanılıyorlardı. Gün aşırı bunların vurduğu insanlardan bahsediliyordu halk arasında. Herkes ne olduğunu biliyordu. Ama kimse cesaret edipte bir şey diyemiyordu. Daha iki gün önce Zubeyr hocanın kırtasiye dükkanını yakmışlar kendisini de kafasından sıktıkları tek kurşunla öldürmüşlerdi. Cenazesinde herkes bunlardan bahsediyordu. Hatta Kemal hoca yanına gelip “Emin hoca, bu aralar sende dikkat etsen iyi olur. Sokaklarda tek dolaşma.” Diye kendisini uyarmıştı. O ise her zamanki kendine güveniyle “Hoca, bana bir şey olmaz” deyip geçmişti. Ama şimdi tam karşısında kendisine dik dik bakan bu genci görünce birden bir ürperti kapladı içini. İlk aklına gelen ise yine Hebûn oldu. Hebûn hemen bu yaz Amed’ten ayrılmalıydı. Çünkü okulda yurtsever arkadaşları olduğunu ve onlarla beraber, Hizbullahçı gençlerle bazı kavgalara girdiklerini bir öğretmen arkadaşından duymuştu. Ne kadar Hebûn’a bu tür şeylerden uzak durmasını söylemişse de Hebûn pek kulak asmamıştı.
Tam o sırada karşısındaki genç yavaştan elini beline götürdü. O an duraksadı. Sağ tarafında da bir hareketlilik hissetti. O tarafa döndüğünde aynı tip ve kıyafette başka bir gencin kendisine doğru hızlı adımlarla yaklaştığını gördü. İleri doğru kaçamıyordu. Yan sokaktaki Hevî market aklına geldi. Samet onu koruyabilirdi. Tam sola doğru dönecekti ki karşı taraftan kendisine doğru bir el ateş edildi. Merminin yakın mı yoksa uzak mı geçtiğini pek anlamadı. Ancak kendini eğebilmişti. Yaralanıp yaralanmadığını da bilmiyordu. O an sol tarafa doğru hızla koşmaya başladı. Karşı kaldırıma yetişip duvarın kenarına kendini verdiğinde bir el daha ateş edildi ama bu sefer merminin uzak gittiğini hissetmişti. Ev üç blok geride kalmıştı. Ancak cadde bomboştu. Direk caddeden koşarsa saldıranların onu yakalaması çok kolay olurdu. Eğilerek ilk bloğun köşesine yetişir yetişmez hemen ara sokağa saptı. Köşeyi döner dönmez doğruldu ve tüm gücüyle koşmaya başladı. Ancak henüz o apartmanın köşesine ulaşmamıştı ki bir el daha ateş edildi. Silah sesiyle bacağına bir şeyin battığını hissetmesi bir oldu. Ayağı birden ağırlaştı. Koşmaya çalışıyordu. Ancak ayağı bir türlü kendisiyle gelmiyordu. Ayakkabısının içine bir sıvının dolduğunu hissetti. Ayağına baktığında ayakkabının içine kan dolmuştu.
Bir şey hissetmiyordu. Yarasının nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elini bacağında gezdirdi. Eli pantolonunda bir deliğe takıldı. Yere çökmüştü. Artık ayağa kalkacak gücü bulamıyordu kendinde. “Amca kaç!” sesiyle kafasını kaldırdığında önünde 8 yaşlarında bir çocuk gördü. “Amca kaç, geliyorlar!” diye tekrarladı çocuk. Kafasını arkaya çevirdi. Peşindeki gençler kendisine yaklaşıyorlardı. Tekrar çocuğa bakmak için başını çevirdiğinde karşısında Serhat’la Hebûn’u gördü. “Ne mutlu bir adamım” diye düşündü kendi kendine. “Son bir defa çocuklarıma sarılabileceğim.” Ve onlara doğru kollarını açtı…
“Ne mutlu bir adamım…”
Nice babalar çocuklarına son bir defa sarılamadan enselerine vurulan bir kurşunla haberleri bile olmadan bu dünyaya veda etmek zorunda kaldılar…

Yorumlar
Yorum Gönder