Öne Çıkan Yayın

Contact Us

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blog Archive

Blog Archive

Labels

MENÜ

Newsletter

3/recent/post-list

Recent in Health

3/Health/post-list

Blogroll

About

About Me

Popular Posts

Ana içeriğe atla

KENDİNİ BİLMENİN DEVRİMİ: SOKRATES VE HAKİKAT ARAYIŞI -1-






Mitolojiden Hakikate: İnsanlığın İlk Arayışları

Hakikate ulaşmanın bilgiyi sevmekle olacağına inanılan bir çağdı Antik Yunan dönemi. Fakat o güne kadar hakikat hep söylencelerle dile gelmişti. Mitolojik tasarımlar hakikati anlatmakta en esaslı bir yöntemdi. Gerçeğe yakınlığı neredeyse bugünkü bilime yakın sınırlarda seyrediyordu. Hiç de hafife alınamayacak derecede bir inandırıcılık ve doğrulukla insanlar varlığın oluşumunu bu hikâyelerden öğreniyorlardı. Sonrasında ortaya çıkan ve varlığı-oluşumu ilahi-tanrısal güçlerle açıklayan anlatımlar da mitolojilerin içerisine katılarak hakikati farklı bir biçimiyle göstermeye çalışıyorlardı. Doğaüstü, insanüstü tanrısal anlatımlar insana benimsetilen tek hakikat olmuşlardı. Bunda iktidar yapılarının da payı oldukça belirleyiciydi. İktidar yapıları tanrının sözüne hiçbir şüphe duymadan inanan kullara benzer sorgulamasız beyinlere ihtiyaç duyuyorlardı. Bilgiye ihtiyacı olmayan, bilime ihtiyacı olmayan, ne, nasıl, nerede, ne zaman, ne için ve kim sorularını sormayan insanlar tanrının sevgili kulu ve iktidarın sevgili kölesi olarak en revaçta insan tiplemesi olmaktaydı. Dogmalara boğulmuş zihniyet yapıları hiçbir sorgulamaya yer bırakmadan insanların verileni almasını sağlamaktaydı. Kölelik düzeni bu biçimde sağlanıyordu. 

Din, iktidar ve dogma ilişkisi


Ortadoğu’da devlet ve iktidar yapıları dini mitolojiler üzerinden kendi sistemlerini kurumlaştırırken bir gelenek de yaratılmış oluyordu. İnanca dayalı düşünüş biçimi Ortadoğu insanına hakim bir zihniyet yapılanması oluyordu. Bu, Ortadoğu inanç yapılarının gücünden kaynağını almaktaydı. Çünkü inancın kaynağı bu topraklardı. Devlet öncesi komünal toplum yapıları da kutsallık üzerinden kendilerini var etmişlerdi. Sonrasındaki iktidar kurumlaşması da bu inançları kendilerine bir zemin olarak kullandılar ve kendi toplumsallıklarını gerçekleştirdiler. Ancak uygarlık yayıldıkça ulaştığı alanlarda bu inanç yapıları birer taklit olmayı aşamadılar. Her alan kendi özgünlüğünde bir inanç sistemi oluşturup bunun söylencesiyle ortaya çıksa da kaynaktaki gücünden çok şey kaybetmişti. İnandırıcılığı neredeyse yok olmakla yüz yüzeydi. Ortadoğu’daki son derece güçlü, her şeye muktedir olan tanrılar çevre alanlara ulaştıkça güçten düşmekteydiler. 


Özellikle de Yunanistan kıyılarına ulaşan mitolojilerde tanrıların yaratım güçleri oldukça zayıflamıştı. Neredeyse zoraki, tamamen keyfi ve anlamsızlaşan bir tanrısal duruş Yunan mitolojisine hâkim olmaktaydı. Bu durum hakikatin açıklanmasında tanrılara güvenilmeyen bir durum yaratmaktaydı. İnsanlar hakikatin kaynağının bu kadar keyfi, kendine göre ve doğayla, toplumla hiçbir bağı olmayan tanrılar olamayacağını düşünmeye başlamışlardı. İnsanlar evrensel bilgiye ulaşmada artık tanrıların söylediklerine inanmamakla kalmıyor, her şeyin kaynağının da onlar olabileceğini sanmıyorlardı. Farklı kaynak arayışları bu dönemle beraber insanlığın temel arayışı haline gelmekteydi. Yunanistan coğrafyasının, M.Ö. 600’lerle beraber içerisine girdiği tarihsel süreç bu şekilde başlamış oluyordu. İnsanlar artık bilmek istiyorlardı. Eğer bu güvenilmez tanrılar bu evreni yaratmadıysalar, evren nasıl oluşmuştu? Varlığın kaynağı neydi? Oluşum nasıl gerçekleşmekteydi? Canlılık nereden gelmekteydi? En önemlisi hayatın anlamı neydi?


İnançtan beslenen iktidar mekanizmaları


İnsan bu soruları din doğmalarına başvurmadan açıklamak istiyordu. Tanrıları işe karıştırmadan bilgiye ulaşmak istiyordu. Hakikate ulaşmak amacıyla kendisine ayrı bir yöntem ortaya çıkarıyordu. Dönemin tarihselliği bu nedenden kaynaklanmaktadır. Bu güne kadar alışıldık bilgi kaynaklarının, hakikati arama yöntemlerinin dışına çıkarak daha fazla kendi düşüncesine dayanarak, kendi gözlem ve yorumuna dayanarak dünyayı-kendini tanıma arayışına giriyordu. İnsanlığın peşinden koşarcasına bilgiye sevdalandığı felsefe devri böylece başlamış oluyordu. “Öncesinde kimse bilgiyi bu kadar sevmemiş miydi?” diye sorulabilinir. Oldukça doğal bir sorudur da. Tabiî ki bilgi insanlığın her zaman peşinden koştuğu en temel ihtiyaç olmuştur. İnsanlık kendini düşünmeye başladığı günden itibaren her zaman bilginin amansız takipçisi olmuştur. Hakikati açıklamakta mitolojilerden, dini doğmalardan bağımsız, salt kendi düşüncelerine dayalı bir bilgi arayışçısı da olmaya çalışmıştır ancak Yunanistan’ın özgünlüğü burada göz ardı edilemez. Tanrılara tam bir başkaldırı ile düşünceyi dini doğmalardan kurtarma konusunda oldukça iddialı bir çıkışları olduğu inkâr edilemez. Felsefe Antik Yunan’da başlamamış olsa da orada oldukça önemli gelişmeler ve sıçramalar yaşadığı da kesindir. 



Sorgulamayan insan modeli


Felsefenin tanrıları işe karıştırmadan evreni, doğayı ve insanı anlama ve açıklama arayışı olduğunu söylemiştik. Bu, özgür düşünceye yol açan en temel bir yöntem biçiminde, döneminin en ilerici zihniyet yapısı olarak da ortaya çıkıyordu. İnsanları tanrı kulluğundan kurtarmak köleciliğe karşı gerçekleştirilen en somut mücadele yöntemi olmaktaydı. Özellikle de felsefeye girişi doğa felsefesi üzerinden yapmak, insanı tekrardan doğayla bağlantılandırmak hakikate en yakın duruşun ortaya çıkmasını da sağlamaktaydı. Varlığı doğal yapılarla açıklıyorlardı. Doğanın temel yapılarını varlığın, oluşun, hareketin ve canlılığın temeli olarak düşünüyorlardı. Su, hava, toprak ve son olarak ateş yani bir bütün doğanın kendisi her şeyin kaynağı olarak görülmeye başlanmıştı. Bu insan düşüncesinde büyük bir özgürlük düzeyine yol açıyordu. Ancak dönem merkezi uygarlık dönemidir. Düşüncedeki bu gelişme insanlık adına ve toplumsal komünal değerler adına çok önemli anlamlar ifade etse de bu gelişmeleri kendi çıkarları temelinde kullanmak iktidarın en temel karakteri olmaktaydı. Devletli uygarlık güçleri, komünal değerler adına toplumda yaşanan her türlü düşünsel, bilimsel, ekonomik ve sanatsal gelişmeyi kendi kapsamına alarak bunları bir iktidar aracı olarak kullanmakta ustalaşmaktaydı. Antik Yunan’da yaşanan durum da bunun en somut bir ifadesi olmaktaydı. Bilgilerin bilgisi olarak da adlandırılan felsefenin gelişmesi insanda bir özgürleşme düzeyi yaratmıştı ancak buna karşın merkezi uygarlık güçlerinin elinde ise tam bir iktidar aracı haline gelmekteydi. Bilgi, dönemin en önemli iktidar aracı olarak kullanılmak isteniyordu. Bilimin kendisi zaten uygarlık güçlerince tanrıların varlığını kanıtlama, kendi sistemlerini meşrulaştırma alanlarında kullanılmaktaydı. Astrolojiden tıbba, fizikten simyaya, matematiğe ve geometriye kadar birçok bilim dalı Ortadoğu’da gelişmiş ve iktidar güçlerince halkları tahakküm altında tutmanın araçları olarak kullanılmaktaydı. Hakikate ulaşmada bir yöntem olarak Yunanistan’da biçim kazanan felsefe de, toplumsal değerlere ve toplumun kendisine karşı en temel bir silah olarak kullanılmaya başlanmıştı.


İKİNCİ BÖLÜM: Felsefenin Araçsallaştırılması: İktidarın Yeni Yöntemi



Yorumlar