“Fenafillâh, Nirvana, Enel-Hak mutlak bilgelikleri
insan-toplumsal yaşamının temel amacını açıklamış
olabilir veya ilgisini ortaya koyabilir.”
Önderlik
Hallac-ı Mansur yaşadığı dönem içerisinde kendini, toplumsallığını ve doğasını anlama ve tanıma çabasını en derinden yaşayan bir mutasavvıf olarak komünal toplum hakikatine en fazla yaklaşan bir kişilik olmuştur. İçerisinden gelmiş olduğu Zerdüşti gelenek onun İslamiyet içerisinde de kendi hakikatine ulaşmasında oldukça etkili olmuştur. Tasavvuf içerisinde onu özgün kılan yanların başında Allah-İnsan yorumundaki düalist yaklaşımlar gelmektedir. Ruh göçü (Allah’ın, Kullarının Ruhlarına girmesi yani kulların Allahın ruhuyla dolması) olarak adlandırılan Hulul yaklaşımı insan ve Allah arasındaki ayrımı ortadan kaldıran bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Hallac’a göre insan ve Allah hem lahuti (ilah) ve hem de nasuti (insani) bir yapıya sahiptirler. Yani Allah hem ilahi hem de insanidir. Aynı zamanda insan da hem ilahi hem de beşeridir. Bu özellikleri ile insan ve Allah bir birlerinden ayrı şeyler değillerdir. Ve her ikisi de bir biridirler. Bununla Allah karşısında hiçleştirilen bireyin kendine dönmesini, kendindeki ilahi yana anlam vermesini sağlamaya çalışmaktadır. İnsandaki ilahi yana yaptığı vurguyla insandaki asıl kaynağa vurgu yapmaktadır. Merkezi uygarlık karşısında tamamen bitirilmiş olan insan iradesini bu yolla biraz da olsun diriltme arayışındadır.
“Seven ben, o sevilen de benim
Bir bedene girmişiz, iki ruhuz biz
O diye gördüğün benim bedenim
Bana bak, onu gör; hep aynı şeyiz!”
Yine bununla Zerdüştiliğin özünden gelen ve Panteizm olarak adlandırılan “tüm tanrıcılık” anlayışına yakınlaşmıştır. Bu daha sonraları Vahdet-ül Vücut olarak ortaya çıkan varlığın birliği anlayışının da temellerini oluşturuyordu. Bu anlayışta insan, toplum ve doğasıyla bir bütün olarak görülmektedir. Yine tanrı, insanın ve doğanın dışında bir güç olarak değil bizzat içerisinde onunla birlikte olan bir kutsallık olarak görülmektedir. Hallac-ı Mansur’da insanı, tanrıyı ve evreni içeren varlığın birliği esastır. O’na göre; gerçek olan, var olan, “Bir”dir. “Çokluk” bir görüştür. “Bir”in değişik biçim ve nitelikte yansımasıdır. Bu “Bir” de Tanrı’dır. Ancak, evren ve insan bu “Bir” in dışında değil, içindedir, onunla özdeştir. Bu nedenle insanın “Enel Hak” demesi doğrudur, gereklidir. İnsan konuşan, dolaşan, düşünen, sevinen, gülen, üzülen, öfkelenen bir Tanrı'dır. Tanrının bütün nitelikleri insanda, insanın bütün özellikleri Tanrı’da, evrende bir birlik, bütünlük içindedir. Ölüm gerçek değildir, bir değişmedir, bir görünüştür. Bundan dolayı kişinin ölümü yaşamında, yaşamı da ölümündedir. Hallac-ı Mansur bu düşüncesini, çevresinde toplanan büyük bir kalabalığa “Beni öldürün. Beni öldürün, yaşamım ölümümde, ölümüm yaşamımdadır.” Sözleriyle açıklamak istemiştir. Birçok kişi Hallac'ın bu görüşlerini budizm’den etkilenerek geliştirdiğini ileri sürseler de aslında bu Hallac'ın içerisinden çıktığı Zerdüşti geleneğin en temel insan ve doğa yaklaşımını ifade etmektedir.
Prof. Dr. Niyazi Öktem “Hallac'ın din ve tanrı anlayışı, Allah’ın bir öz, cevher olduğunu kabul eder. Bu ilahi güç fışkırarak kendisini ortaya koyar, sıfatlarını gizler. Bir monizm, bir teklik söz konusudur. Yer ve gök, tüm evren tanrı’nın görünüm vasatıdır. Ancak yaşanan bu evren sadece madde değildir, akıl ve sevgi doludur.” diyerek Hallac'ın tanrı doğa insan üçlüsünde yaptığı vurguyu açıklamak ister. Burada görülen varlığı günümüz kuantum düzeyinde açıklama çaba ve iddiasında olan bilimin, dönemin mutasavvıfları kadar bile gerçeğin özüne yaklaşamadıkları olmaktadır. Canlı evren anlayışı insanın kendisi hakkındaki bilgisiyle ulaşabildiği en yalın ve gerçeğe yakın algılayışını ifade etmektedir. Ve Hallac bunu dile getirerek kendi döneminin merkezi uygarlığına karşı açıktan bir cephe almış durumdadır.
Yine Hallac-ı Mansur’un ahlak anlayışının temeli sevgi ve saygıya dayanmaktadır. İnsanlar arası ilişkilerde karşılıklı bir birini anlama ve herkesin bir bütünün parçası olduğu bilinciyle toplumsal yaşama katılması esastır. Toplumsal ilişkilerin temeli bu nedenle hürriyete (özgürlüğe) dayalı olmak zorundadır. Hallac bunu en iyi: "Hakîkî hürriyet Allah'tan başkasına kulluk yapmamaktır." Sözlerinde vurgu yaptığı insana kulluğa duyduğu tepkiyle ifadelendirir. Özellikle de kendisini tanrı kral gibi halkın üzerinde farz kılmış olan dönemin Abbasi Halifelerine karşı insanın özgür bir yaşam felsefesi ile kendi iradesine dayalı bir yaşam anlayışını gittiği her yerde savunmuş ve bunu çevresinde yaymıştır.
Hallac toplumsal ilişkilerinde insanlar arasında hiçbir fark gözetmemiştir. Bu onun birçok dini kesimlerle rahat bir biçimde alıp vermesine olanak sağlamıştır. Daha önce Karmati daîleri için söylediğimiz, gittikleri her toplumsal kesimle onların kültürlerini esasa alarak ilişkilenme yaklaşımı Hallac’ta da karşımıza çıkmaktadır. Bir Hıristiyan ile Hıristiyan gibi, Yahudi ile Yahudi gibi, Mutezile ile onun gibi konuşup ilişkilenmiştir. Sabiler ile oldukça yakından ilişkilenmiştir. Hiçbir toplumsal kesim, dini inanç ya da kültür arasında fark koymamıştır. Bu durum onun bir Karmati Daîsi olarak suçlanmasına neden olsa da O, bu söylemlere aldırış etmeden kendi öğretilerini her kesimden insanla paylaşmıştır. Bazılarının iddia ettikleri gibi halkın anlayamayacağı hakikatleri halka açıklamaktan değil, sistemin gerçek yüzünü halklara göstermesinden dolayı bu kadar büyük suçlamalar ve işkencelere maruz bırakılmıştır.
Hallac tasavvufla ilgilendiği ölçüde fenni ilimlerle de yakından ilgilenmiştir. Kendi döneminde simya olarak bilinen kimya bilimine özel bir ilgisi vardır. Kimyaya olan bu ilgisi karşıtları tarafından Hallac'ın büyülerle uğraştığı suçlamalarına neden olsa da o hakikat arayışını her alanda geliştirerek gerçeğin sırrına ulaşmaktaki kararlılığını ortaya koymuş oluyordu. Bu o’nu sevenler tarafından Hallac’ül Esrar (Sırların Çözücüsü) olarak tanınmasına da neden olmuştur. Yani Hallac O’nu sevenler için tüm sırların açımlayıcısı, hakikatlerin sırrına ulaşan kişi oluyordu. Hallac'ın Risâletu Fi’l-Kimya ve Kitâbu’l-Tevâsîn isimli iki kitabı bizzat yazdığı bilinmektedir. Ayrıca kendisine ait olan bazı mektup ve yazışmalar ise sonradan toparlanarak bir kitaba dönüştürülmüştür.
Hallac zindanda olduğu dönemde bile bu hakikat arayışçılığından ve savunuculuğundan taviz vermemiştir. Zindanda kaldığı dönem değişik kaynaklarda farklı süreler olarak verilmiştir. Ancak o esir tutulduğu koşullarda bile hem kendi iç yoğunlaşmasını devam ettirmiş hem de yanında tutuklu bulunan kesimlerle suçları ne olursa olsun ilgilenmiş ve onları doğruya teşvik etmiştir. Bu adının daha fazla yayılmasına, halk arasında daha fazla sempati toplamasına da neden olmuştur.
Ortadoğu topraklarında hakikat arayışçılığı, tarihin en çilekeş bir uğraşı olmuştur. Yaşamın anlamına ve amacına ulaşma çabası tarihin her döneminde insanlığın en fedakâr ve cefakâr insanları tarafından ne kadar zorla karşılaşılsa da en hassas toplumsal duyarlılık ve sorumlulukla yerine getirilen bir görev olarak görülmüş ve öyle de yürütülmüştür. Doğa-insan-toplum oluşumlarındaki sır perdesi biraz da olsun aralanarak yaşamın amacına ulaşılmak istenmiştir. Kendine, toplumuna ve doğasına anlam verme çabası ilk düşünüş biçimlerinden en karmaşık bilgi yapılarına kadar insanlığın kafasını kurcalayan ve sürekli bir cevap aradığı temel sorunların başında gelmiştir. Var oluşu tanımlama arayışları kendisini anlama çabasına yol açarken kendinde ulaştığı anlam düzeyi varlığın hakikatini tanımasına olanak sağlamıştır. Merkezi uygarlığın varoluşta yol açtığı sapmalar, bu arayışa ket vurmak bir yana bu arayışın daha da derinleşmesine neden olmuştur. Merkezi devletli uygarlığın insanın zihni yapısında neden olduğu kendine, toplumuna ve doğasına yabancılaşma, insanda kendisiyle, doğasıyla ve toplumuyla daha anlamlı bir buluşmanın en temel bir gerekçesi haline getirilmiştir. Tüm düşünsel faaliyet alanları bu arayışlar için bir merkez rolünü oynamıştır.
Ortaçağda, Ortadoğu’da ortaya çıkan İslamiyet ile birlikte uygarlık güçleri dini ve inanç sistemlerini kendi talan ve sömürü sistemlerini perdelemenin birer aracı olarak kullansalar da yine aynı araçlar komünal toplum güçlerinin elinde kaybettirilmek istenen hakikatlerinin açığa çıkarılması ve yaşatılmasının adı olmuştur. Hallac-ı Mansur da kendi toplumsallığını tanıma ve anlam verme çabası içerisinde kendi döneminin en büyük çilekeşi olarak tanınmaktadır. Ulaştığı sonuçlar toplumu iktidar zincirlerinden kurtarmak adına büyük toplumsal hareketliliklere kaynaklık etse de kendisinin iktidar tarafından zincirlenmesi ve büyük acılara maruz kalması bu durumu en iyi bir biçimde açıklamaktadır.
Komünal toplum değerleri uğruna çekilen çilelerin boşa gitmediğinin en iyi kanıtı yine tarihin kendisi olmaktadır. Kesintisiz bir ırmak biçiminde kendisini günümüze taşırmış olan demokratik uygarlığın hakikat arayışçılığı bir bayrak yarışı misali elden ele ve her geçen gün daha hızlı bir biçimde devletli uygarlık dışında bir halklar alternatifi olarak gerçekleşmektedir.
SON

Yorumlar
Yorum Gönder