“Tasavvuf İle Dinden Çıkma Arasındaki Çizgi Çok İncedir”
Teofilo F. Ruiz
Toplumsal hareketliliğin en yoğun olduğu tarihler zihniyet faaliyetlerinin de en derin olduğu dönemlere tekabül etmektedir. Her zihniyet dönüşümü bir toplumsal arayışın ürünü olduğu kadar toplumsal değişim ve hareketlilikleri de en fazla etkileyen ve biçimlendiren faaliyetler olmaktadır.
800’lü yılların başından itibaren başlayan ve 1100 yıllarına kadar süren derin, kapsamlı ve yaygın toplumsal hareketler İslamiyet içerisindeki derin ideolojik faaliyetlerle ortak bir seyir izlemiştir. İslamiyet içerisinde derin felsefik arayışların olduğu yüz yıllar olarak tarihe geçen bu yıllar toplumsal hakikat doğrultusunda kendisini gerçekleştirmiş onlarca bilge insanın yetiştiği yıllar olmaktadır.
Özellikle 800’lü yılların son çeyreğinden itibaren Irak merkezli ortaya çıkan toplumsal hareketlilikler çevreden bu konuya duyarlı birçok insanı da kendisine çekmiştir. İran’dan, Türkmenistan’dan, Azerbaycan’dan, Kürdistan’dan ve dünyanın daha birçok bölgesinden özellikle de Ortadoğu’daki diğer alanlardan birçok düşünce insanı Irak merkezine akın etmektedirler. Bu alanlar birçok Ekol (okul)’ün oluştuğu bir akademi merkezi rolünü oynamaktadır. Özellikle de Bağdat bu okullar için temel bir yoğunlaşma merkezi olmaktadır. Dönemin en temel iki ismi olan El-Kindi ile El-Cahiz 870 öncesi Bağdat’taki temel fikir ve ilim insanlarıdır. Bunların yol açtıkları tartışma ortamlarında şekillenen doktrinler daha sonraki tasavvuf bilginlerine temel bir kapı aralamaktaydı. Yine dönemin temel okullarından olan ve geliştirdiği öğreti ile kaderciliğe büyük bir darbe vurup, “kul ettiklerinin yaratıcısıdır” diyerek insan iradesini öne çıkaran Mutezile okulu Bağdat başta olmak üzere bölgenin temel İslam merkezlerinde etkili olmaktaydı. Mısır merkezinde Zünun El-Mısri etrafında ekolleşen tasavvuf okulu Bağdat’ta ise Cüneyd El-Bağdadi etrafında kendi ifadesine kavuşuyordu. Bağdat Okulu sadece kendi döneminin öncü ekolü olmasının yanında kendinden sonraki ve günümüze kadar gelen tasavvuf akımlarına öncülük etmesi ve etkilemesi bakımından da oldukça önemli bir okul olmaktadır. Yani 800’lü yılların son çeyreği İslamiyet içerisinde sosyal ve düşünsel hareketliliklerin oldukça yoğun yaşandığı yıllar oluyordu.
Hallac-ı Mansur tam da bu tarihlerin başında 858 yılında İran’ın Beyza kenti yakınlarındaki Tur Kasabasında dünyaya gelir. Tam adı Hüseyin b. Mansur El-Hallac El-Beyzavi’dir. Baba mesleği olan pamuk eğirtme ve temizleme işi olarak bilinen hallac işini yaptığından Hallac lakabını aldığı rivayet edilir. Dedesinin Muhammed adında bir Zerdüşti olduğu bilinmektedir. Ancak kaynaklarda anne ve babasının Müslüman oldukları iletilmektedir. Yani Zerdüşti gelenekten gelen ve yeni Müslümanlaşan bir ailenin üyesi olarak dünyaya gelir. Daha çocuk yaşlarından itibaren dini konularla yakından alakadar olmuştur. Aile olarak yeni kabul ettikleri Müslümanlığı anlama çabası oldukça yoğundur. Bu çevresindeki herkesin dikkatini çekmektedir. Özellikle Kuran hakkında yaptığı yorumlar çevresinde büyük bir ilgi uyandırmaktadır.
Bu ilgisi onu dönemin dini âlimlerinin yanında ders almaya yönlendirir. Daha 16 yaşındayken Ahvaz şehrindeki Sehl b. Adullah et-Tüsteri’nin yanında dersler almaya başlar. Burada iki yıl boyunca hadisler ve Kuran üzerinde tartışmalar yürütür. Tasavvuf yoğunlaşmaları ilk burada gerçekleşir. Daha bu ilk ders aldığı yerde Kuran üzerine yaptığı yorumlarla dikkatleri üzerine çekmiştir. Daha sonra kimilerine göre Tüsteri’nin ölümü, kimilerine göre Basra’ya sürgün edilmesi üzerine 883 yılında Hallac da Ahza’yı terk ederek Basra’ya geçer. Basra’da İmam Buhari’nin öğrencilerinden olan Amr El-Mekki’den dersler almaya başlar. El-Mekki ile daha çok sünnet’in gerekliliği hakkında tartışmalar yürütür. İnsanın günahlarından dönmesi ve tövbenin anlamına burada ulaşır. Yine Tasavvuf’un, Kuran’a ve sünnete sıkı sıkıya bağlı olmaktan geçtiği görüşüne bu dönemde ulaşır. Aslında bununla kast ettiği İslamiyet’in ilk çıkış biçimi olan ve Hz. Muhammed’in öğretilerine dayalı Müslümanlığın yaşanması gereken Müslümanlık olduğudur. Sünnet, Hz. Muhammed’in yaşantısına atfedilen İslamiyet kurallarının bütünü oluyordu. Hallac burada Hz. Muhammed’in ortaya koyduğu İslamiyet’ten uzaklaşıldığı kanısına ulaşmaktaydı. Çünkü yavaş yavaş Abbasi dönemi Müslümanlığının bozulduğu konusunda kanaat getirmeye başlamıştı. Bu tarihler Zenc isyanlarının da zirveye ulaştığı dönemlerdir. Abbasi Halifesi’nin uygulamalarının ve hukuklarının ruhani dünyayla hiçbir ilişkisinin olmadığı hakkında artık netleşmektedir. Bu da onu döneminin diğer sufilerinden farklı kılmaya başlamıştı.
Hallac’ın üçüncü ve en önemli hocası Bağdat Sufi Okulu lideri olarak kabul edilen Cüneyd El-Bağdadi’dir. Hallac-ı Mansur 885 yılında El-Bağdadi’nin yanında ders almaya ve onun tartışmalarına katılmaya başlamıştır. Özellikle Cüneyd’in tasavvuf meclisi olarak bilinen meclisinde dönemin birçok mutasavvıf ehli ile (Nûn, Fûti, İbn Ata ve Şibli gibi) tanışma ve tartışma fırsatını yakalar. Hallac-ı Mansur kendine has karakterini bu mecliste kazanır. Sufilik anlayışına farklı bir perspektiften bakmaya başlamıştır. Bunu en somut olarak klasik sufi elbiselerini üzerinden atarak askerlerin kaba adını verdiği bir tip elbise veya murakka (kolsuz cübbe) giymeye başlayarak gösterir. Basra’da olduğu süre Irak’ın güneyinde Zenc İsyanının bastırıldığı ancak yerini daha hararetli bir şekilde Karmati hareketine bıraktığı döneme denk gelmektedir. Karmati hareketinin örgütlenme tarzındaki gizliliğe dayalı yapısını daha önce yazmıştık. Bu nedenle daha sonrasında Hallac’ın idamına da yol açan Karmati ilişkisini kanıtlayacak bir veri elimizde bulunmasa da Hallac’ın ileri sürdüğü tasavvuf anlayışı ve yürüttüğü faaliyetler Karmati hareketi ile bir biçimde ilişkisi olduğu izlenimini uyandırmaktadır.
Bu dönemde Hallac bir evlilik de yaşamıştır. Bu evlilikten bir kız ve üç erkek çocuğu olur. Birçok kaynak Hallac’ın bu evlilik nedeniyle Basra’daki birçok sufi ile karşı karşıya geldiğini naklederler. Ancak böylesi tarihi olayların siyasal ve ideolojik duruşlardan ve tutumlardan bağımsız ele alınamayacağı nettir. Görünen ayrılık noktalarının arkasında daha derin siyasi ve ideolojik ayrışmaların gizlendiği en temel tarihi bir gerçeklik olmaktadır. Yani Hallac’ın Basra’da gerçekleşen evliliği bahane edilerek aslında Hallac’ın siyasi ve ideolojik duruşuna karşı rahatsızlıkların baş gösterdiği söylenebilinir. Bu tartışmalar üzerine Hallac Basra’yı terk etmek zorunda kalır. Ancak Hallac bu döneme ilişkin olarak yazdığı “Seccademi suya sermiş bir ateşim ben-Bu yolda çıkardım tarikat hırkamı ben” mısralarında yaşadığı ayrışmayı ve bundaki kararlılığı net ifadelerle dile getirmektedir.
Hallac 903 yılında ilk haccını gerçekleştirir. Mekke’deki geçirdiği bir yıllık dönem Hallac-ı Mansur için inziva dönemi olarak adlandırılmaktadır. Bir sene boyunca Kâbe’nin yanında bir taşın üzerinde kendisini yeme ve içmeden soyutlamış bir biçimde yoğunlaştığından bahsedilir. Bu dönem Hallac, riyazet (nefsin isteklerini kırma) ve itikâf (dünya işlerinden kendini soyutlama) yaşantısına önem vermeye başlar. Bu dönemin Hallac'ın hayatında bir dönüm noktası olduğu belirtilebilinir. Mekke tavafından sonra 903-5 yılları arasında Tüsteri şehrinde kendisini dünya işlerinden soyutlamış bir görünüm altında yaşantısını devam ettirir. Basra’da klasik sufi anlayışından yaşadığı ayrışmanın ardından Mekke’de gerçekleştirdiği yoğunlaşmalar O’nu Hallac-ı Mansur yapan dönemi ifade etmektedir. Tüsteri kentinde her ne kadar dünyadan elini ayağını çekmiş bir yaşam sürdüğü görüntüsü ortaya çıksa da aslında Mansur’un burada tasavvufta ulaştığı sonuçlar üzerinden halkla tartışma meclisleri kurduğu ve buralarda insanlara ulaştığı hakikatleri anlattığına dair veriler bulunmaktadır.
907 yılında ise görüşlerini yaymak üzere kısa bir seyahate çıkar. Horasan, Fars ülkesi ile Irak şehirlerinde, Ahza’da ve Kum’da bulunur. Bu alanlarda kendi öğretileri çerçevesinde halklarla tartışmalar yürütür. Gezdiği alanların o tarihlerde Karmati merkezleri olması dikkat çekicidir. Özellikle Ahza ve Horasan’da Karmati örgütlenmelerinin yoğun olduğu bilinmektedir. Bu seyahatlerden sonra Hallac tekrardan haccı ziyarette bulunur. Hac dönüşünde Bağdat’a gelir ancak burada fazla kalmaz.
Hallac'ın yaşamı için yeni bir dönem başlamıştır. Müslüman olmayan halklara vaaz etmek üzere Bağdat’ı terk ederek Hindistan ve Doğu Türkistan'a gider. Asker kıyafetleri içerisinde HaIlac, Keşmir'deki Hinduları, Maçin'deki Türkleri İslam'a davet eder. Bu gidişinde Hoten ve Turfan'a kadar uzanır. Buralarda Hindu kast sınıflarından pek çok kişiyi Müslümanlaştırır. Bu gün bile o Müslümanlara "Mansuri" denir. Daha sonraları, Hint mistik anlayışını kendi tasavvufi görüşlerine kattığı iddia edilir. Bilhassa 'fena' hali (erime hali-fenafillah Allah’ta erimek) ile Hint yoga'sındaki yok olma hali arasındaki benzerlik dolayısıyla da suçlanır. Hatta Hindistan'da sihir öğrendiği bile iddia edilir. Ancak buralarda ne kadar bir zaman geçirdiği konusunda farklı bilgiler bulunmaktadır. Buradan döndükten sonra Hallac’a yönelik suçlamaların da arttığı bilinmektedir. Hallac üçüncü hac ziyareti sırasında Mekke’de kendi öğretisi doğrultusunda örgütlenmesini geliştirmek ister. Ancak Hallac’a karşı tepkiler giderek artmaktadır. Bunun üzerine Hallac Ahza’ya kaçmak zorunda kalır. Bir süre sonra gittiği Sur şehrinde bir ihbar sonucu yakalanır. Rivayete göre Hallac adında bir kişinin evine sürekli yabancı insanların geldiği, gece geç saatlere kadar meclisler kurdukları ve sakıncalı şeyler konuştuklarına dair Abbasi güçlerine yapılan ihbar üzerine Hallac yakalanarak Bağdat’a getirilir. Bu anlatıdan da anlaşılmaktadır ki Hallac tasavvuf yoluyla ulaştığı hakikatlerin yanında toplumsal sorunlar karşısında da belli bir duruş sahibi olarak çeşitli toplumsal hareketlerle ilişkiler içerisindeydi. Ancak ardında hiçbir yazılı ve ya sözlü belge bırakmamış olması bu konuda net bir şey söylememiz önünde engel olmaktadır.
Hallac yakalandıktan sonra bile bu faaliyetlerine son vermemiştir. Bağdat’ta zindanda kaldığı süre içerisinde bile ilişkide olduğu kişilerle irtibatını kesmemiş, gerek mektup vb. yoluyla gerekse de direk ziyaretlerle kendi faaliyetlerine devam etmiştir. Bazı kaynaklara göre Hallac zindandayken Bağdat merkezde baş gösteren Hanbelî ayaklanmasına direk etkide bulunmuştur. Bu durum karşısında Maliki kadısı Ebu Ömer Hammadi'nin fetvası ve Abbasi Halifesi Muktedir'in buyruğu üzerine 26 Mart 922 tarihinde Bağdat'ta idam edilir.
Hallac'ın idamına ilişkin olarak çok değişik söylenceler de bulunmaktadır. Yaşadığı uzun süreli bir zindan hayatından sonra hakkında verilen idam kararının uygulanmasında ona inanan halka karşı ibretlik bir duruma getirilmesi amaçlanmıştır. İdam sahnesi farklı kaynaklarda değişik biçimlerde tasvir edilmektedir. Önce derisi soyulana kadar kırbaçlandığı daha sonra kitleye taşlatıldığı ardından kolları ve bacaklarının kesildiği son olarak cenazesinin yakıldığı ve küllerinin Dicle nehrine savrulduğu hikâyeleştirilerek günümüze kadar aktarılmıştır. Her sahneye ilişkin Mansur’un direnişini ve bunlara boyun eğmek bir yana pişmanlık bile göstermediğini ifadelendiren bir çok hikaye anlatılmıştır. Hallac maruz kaldığı bu uygulamaların ulaştığı hakikat düzeyiyle yakından bağlantılı olduğunun bilincindedir. Ki son nefesini verdiği sıralarda söylediği “Bana açtığın sırları onlara da açsaydın veya onlardan gizlediğin sırları benden de gizleseydin başıma bu gelmezdi!”şeklindeki sitem dolu sözler bunu kanıtlamaktadır.

Yorumlar
Yorum Gönder