Öne Çıkan Yayın

Contact Us

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blog Archive

Blog Archive

Labels

MENÜ

Newsletter

3/recent/post-list

Recent in Health

3/Health/post-list

Blogroll

About

About Me

Popular Posts

Ana içeriğe atla

KENDİNİ BİLMENİN DEVRİMİ: SOKRATES VE HAKİKAT ARAYIŞI -2-

 


Felsefenin Araçsallaştırılması: İktidarın Yeni Yöntemi

Zihinlerde dini doğmaların yıkılması kendisiyle beraber toplumsal ahlakta da bir çöküşe yol açmaktaydı. Çünkü toplum, varlığının en temel unsurlarından biri olan ahlakı din yapıları içerisinde sürdürerek kendini iktidar karşısında korumaya almıştı. Felsefe üzerinden dine karşı gerçekleştirilen bu saldırılar toplumsal ahlaka karşı da bir yönelime neden olmaktaydı. İnsan dinin iktidara bağlayan yanlarından kurtarılırken öte yandan toplumu kendisi olarak var eden ahlak da aşındırılmaktaydı. Bu durum felsefeden değil, iktidar yapılarının özgür düşünme biçimi olarak felsefeyi toplumun politik ve ahlaki yapısına karşı kullanmasından kaynaklanmaktadır. Bu akımın başını da Sofistler olarak bilinen dönemin bilgi satıcıları-bilgicileri çekmektedir.

Sofistlerin Yükselişi: Bilginin Ticarileşmesi

Bu bilgicilerin felsefe adına yaptıklarını felsefe olarak kabul etmek muhakkak ki özgürlük tarihine yapılacak en büyük saygısızlık olacaktır. Çünkü sofistler insanı insan yapan toplumsal yasaların (nomos-namus-ahlak) yerine doğanın yasaları olarak tanımladıkları (physis-fiziki) kanunları topluma dayatmaktaydılar. İkinci doğa olarak bilinen insan toplumunun birinci doğaya geri dönmesini savunmak onlar için en temel ilke haline gelmişti. Her türlü toplumsallaşmaya karşıt olduklarını her seferinde dile getirmekteydiler. Örneğin sofist Hippias giydiği elbiseyi kendi başına diktiği ve topluma ihtiyaç duymadığı için “bağımsızlığa kavuştuğunu” iddia ediyordu. Yani onlara göre kendisini toplumdan kurtaran birey bağımsızlaşmış ve özgürleşmiş bireydi. Bilgi ise bireysel yaşama olanak sağladığı, onu geliştirdiği ölçüde değerliydi. Hatta bunu sağlamak için kullanılmalıydı. Bu nedenle sofistler için bilgi belli bir doğruya ya da hakikate ulaşmak için değil bir birini kandırmak, aldatmak, kendi çıkarları temelinde ikna etmek ve en temelinde de maddi çıkar sağlamak için kullanılmalıydı. Tartışma bu amaçla gerçekleştirilmeliydi. Güzel ve incelikli söz söyleyerek ama özünde hakikate hiçbir biçimde yaklaşmayarak kendilerini toplum içerisinde yaşatıyorlardı. Demagoji olarak bilinen çok konuşup hiçbir şey söylememe bu dönemin bir ürünü olarak günümüze kadar gelmiş bir kültür olmaktadır. Bunun yanında ünlü sofist Protagoras’a göre, “insan her şeyin ölçüsüdür”. İnsandan kastedilenin de insan bireyi olduğu açıktır. Hem insan merkezci ve özünde de ben merkezci yaklaşım dönemin sofistlerinin yaklaşımlarının temelini oluşturmaktaydı. Bu da günümüz pozitivizmine olan etkilerini ortaya koyması açısından oldukça önemli bir veri olmaktadır. 

Sofistlerin bilgiye yaklaşımları ve bilgiyi ele alış tarzları onların bir felsefe akımı olarak ele alınmamalarına da yol açmıştır. Ki felsefenin gerçek manasına biraz saygısı olan hiç kimse sofizmi bir felsefe okulu olarak değerlendirmeyecektir. Ancak sofistlerin kendi duruşlarıyla felsefe tarihinde yol açtıkları çok önemli gelişmeler onları da bu tarih içerisinde bir anlama kavuşturmaktadır. Antik Yunan döneminin başlarından itibaren felsefe insan ve toplumu konu almamıştır. Felsefe daha çok maddi oluşum, varlığın kendisi, hareket üzerinden insan ve toplum dışındaki bilgi alanlarını değerlendirme konusu yapmıştır. Evren, uzay, birinci doğa en temel araştırma alanlarıydı. Ancak bu da sofizm gibi bir sapmaya kapı aralayan en temel yanılgılı yaklaşım olmuştur. Bu yanılgılı yaklaşım sonucunda ortaya çıkan sofizm felsefede insan ve toplum gerçekliklerinin bir daha ve daha ayrıntılı olarak ele alınmasına imkan sağlamıştır. Bekli de insan ve toplum merkezli felsefe anlayışı daha çok da sofizmin bu yanılgılı ve yanlış yaklaşımlarına karşı gelişen tepki ile bilgi-insan-toplum ilişkisinin doğru kurulmasına dair gelişen ihtiyaçların sonucu olarak ortaya çıkmaktaydı. İnsan toplumundan kaynağını almayan, onu içermeyen bir bilginin yol açtığı zararlar sofistlerin pratiğinde somut bir biçimde açığa çıkmaktaydı. Toplumun varlık koşulu olan ahlakı merkezine almayan bir hakikat arayışçılığının toplum nezdinde yol açacağı felaketler dönemin Yunan toplumunda oldukça aşikârdı. 


Nomos ve Physis Çatışması


Buna karşı bir duruş ise komünal toplum geleneğinin en acil görevi idi. Bu gelenek çok da uzak olmayan dönemlerde Ortadoğu’da Zerdüştlük ve Hermetizm, Uzakdoğu’da Buda ve Taoizm biçimlerinde kendisini geliştirmişti ve toplumsal değerlerin koruyuculuğunu yerine getirmekteydiler. Felsefe adına yapılması gereken bu gelenek üzerinden özgür düşünceye ahlaki ve politik toplum yapısının ölçülerini kazandırmak olacaktı. Antik Yunan’da öncesi ve sonrası diye anılacak olan milada adını veren Sokrates bu misyonu yerine getiren tarihin tanıdığı ilk toplumcu ahlak filozofu olması itibari ile tarihteki yerini almıştır. 


Sokrates’in Ortaya Çıkışı: Ahlaki Bir Müdahale


Sokrates İ.Ö. 469-399 yılları arasında Atina’da yaşamıştır. Babası bir heykeltıraş olan Sophroniskos, annesi de ebe Phainerete’dir. Askerlik hizmetinde bulunduğu yıllar haricinde Atina’dan ayrılmadığı tarihçilerin Sokrates’e ilişkin düştükleri notlar arasındadır. Daha çocuk yaşlarda babası onu bir heykeltıraş olarak eğitmek istemiş ve matematik, geometri, fizik gibi dallarda iyi bir eğitim görmesini sağlamıştır. Ancak İ.Ö. V. yy.ın son çeyreğinde Atina’daki felsefe tartışmaları ister istemez Sokrates’i de içerisine çekmiştir. Başlarda belli bir dönem doğa filozoflarından Anaksagoras’ın derslerini dinlemişse de doğa felsefesi ile pek fazla ilgilenmemiştir. Atina’nın yaşadığı toplumsal sorunlar yanında sofistlerin neden olduğu bilim ve ahlak konularındaki yozlaşmaya karşı daha ilgili yaklaşmıştır. Bu konularda yaşanan sorunlar aşılmadığı sürece hiçbir düşünce ve pratik çalışmanın kendi anlamına ulaşmayacağını çok kısa bir sürede fark etmiştir. Bu nedenle felsefe içerisinde insan ve toplumla ilgilenmeyi tercih etmiş ve bütün çalışmalarını bu konulara yönlendirmiştir. 

Sokrates hayatı boyunca çok yoğun felsefe tartışmaları gerçekleştirmiş olsa da ardından kendi fikirlerini bizzat kendi kaleminden öğrenebileceğimiz hiçbir belge bırakmamıştır. Bu konuda Sokrates’in fikirlerini daha çok öğrencisi olan Platon’un Sokrates’e ilişkin kaleme aldığı diyaloglar ile Xenopon’un Sokrates’in anılarını anlattığı Memorabilia adlı eserlerden öğrenmekteyiz. Bu eserler her ne kadar kendisi tarafından yazılmamış olsalar da Sokrates’in hem görüşleri hem de kişiliği hakkında önemli ipuçlarını içermekle kalmaz aynı zamanda tarihi kişiliği hakkında da derin bilgiler içerir. Özellikle Platon’un kaleme aldığı ve Sokrates’in yargılandığı mahkemede yaptığı savunmayı işleyen tek kişilik Diyalog önemli bir belge olmaktadır. Yine Sokrates’in kendi döneminin filozoflarını, yazarlarını, şairlerini derinden etkilediği ve onun düşüncelerinin bu yazarların eserlerine yansıdığı, dönem hakkında yapılan araştırmalarda açıkça görülmektedir. Sokrates düşünceleri, felsefesi, yöntemi ve toplumsal ilişkileri ile hem kendi dönemini hem de kendinden sonraki çağları yoğun etkilemiş, felsefede yeni bir çağı başlatmış olması nedeniyle felsefede bir milad olarak görülmektedir. Felsefe Sokrates Öncesi ve Sokrates Sonrası diye iki farklı dönem olarak değerlendirilmektedir. 


Bilginin Kaynağı Olarak İnsan


Sokrates’i milat yapan en önemli neden O’nun bilgiye yaklaşımı olmaktadır. Dönem sofistler-bilgiciler dönemidir. Herkesin her şeyi bildiği, herkesin kendi bilgisini bir diğeri ile yarıştırdığı, bilginin para karşılığı satıldığı bir dönemde, her fırsatta kendi cehaletinden söz eden Sokrates “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” diyordu. Bu bilgi karşısında yapılan sıradan bir mütevazılığın ötesinde insan bilgisinin evren gerçekliği karşısındaki en yalın ifadesi olmaktaydı. İnsanın bildiklerinin evren bilgisi karşısında denizde kum misali bir durumda olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kendisini sofist -Sophistes, bilgici- değil, filozof -philosophos, bilgi sever- olarak tanımlar. Bu noktada bilgiye yaklaşımı derin bir biçimde şüpheci ve sorgulatıcıydı. Bilginin kaynağı nedir, bilgi nereden öğrenilir, bilgi ne kadar bilinebilir, bilgi öğretilebilir mi gibi temel sorulara verdiği cevaplar Sokrates’in felsefede çığır açan yaklaşımları olmaktadır. Sokrates bilginin insanda doğuştan olduğunu, evrensel bilginin insanın kendisinde saklı olduğunu ve asıl bilgi kaynağının insanın kendisi olduğunu her fırsatta dile getiriyordu. Bu nedenle insana sonradan öğretilecek bir şey olmadığını sadece var olan bilginin açığa çıkarılmasına yardımcı olunabileceğini savunuyordu. Ayrıca evren hakkındaki bilginin de ancak insanın kendi bilgisine ulaşmasıyla gerçekleşeceğini savunuyordu. O’na göre tüm bilimler insanı konu almak zorundaydılar. İnsanı konu almayan bir bilim (beşeri ya da fenni) hakikate ulaştırmak bir yana uzaklaştırmanın birer aracı olmaktan kurtulamazlardı. İnsan maddeyi, hareketi, oluşumu ve canlılığı anlamak istiyorsa kendini incelemelidir. İnsan evrenin, doğanın toplamı olarak tüm bilgileri kendisinde barındırmaktaydı ve tek bilgi kaynağı insanın kendisiydi. 



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: BİLGİNİN AHLAKLA DANSI: SOKRATESTE HAKİKAT VE ERDEM

Yorumlar